Sarımsaklı deniz suyunun temiz ve soğuk olmasıyla ünlü bir plaj. Nihayet Sarımsaklı, öğrencilik hayatımın dört yıllık bir döneminde sadece otobüsün uğradığı bir yerleşim yeri olması ve bir önceki cümledeki Wikipedia (sahi, halen kapalı değil mi?) bilgisi dışında fikrim olmayan bir yer olmaktan çıkmak üzereydi.

Bir tatilci açısından sabah ilk iş denize gitmek çok mantıklı. Erkenden plaja gitmek, fazla ayak altı olmayan ve sıcak kumda az yürütecek bir şezlonga yerleşmek (çok stratejik hamle abv, toplu taşımada güneşin geleceği açıyı hesaplamanın bir level üstü gibi), güneş tepeye çıkmadan rahatça yüzmek vs. Bunlar da çok mantıklı. İşte tam da bu yüzden bize göre değil.

Bize yakışan neydi? Saat 8 gibi uyanıp ancak 9’dan sonra kahvaltıya gidebilmek, gevşek gevşek kahvaltı yapıp biraz oyalandıktan sonra öğlen saatlerinde, güneş tepeye çıkarken minibüsle Sarımsaklı’ya varmaktı tabii ki. Başka türlüsü aklı başında olan herkesin yapabileceği bir şeydi, bu yüzden bizim yapmamız yadırganırdı. Bizi bizden başkası yadırgayacak değildi, o ayrı.

Öğle saatlerinde İstanbul’u aratmayan minibüs sıkışıklığında, otuz bilmemkaç derecede pencere açtırmayan, klima çalıştırtmayan yaşlı yolcularla birlikte, kilo-vermek-için-termal-eşofman-almaya-niyetlenmiş-de-pahalı-diye-gündüz-kuşağı-programlarında-gördüğü-gibi-vücuduna-streç-film-sarmış-şişman kokulu bir yolculuk yapıp Sarımsaklı’ya vardık. Plaj National Geographic belgeseli seti gibiydi. Boş bir yer bulup oturduk derken daha çantayı yere koymadan ücret almaya geldiler. Otopark değnekçisi gibi, uçandan kaçandan haberdar oluyor bunlar. Çantayı sıcak kuma attık, şezlonglara yerleştik ve ter kokulu yolculuktan sonra havadar bir yerde olmanın tadını çıkaralım diye bir süre boş boş uzandık. Tabii bunda güneşin tepede olması ve sepet gibi örme şemsiyenin yarım yamalak gölgesinde kalmak istememizin payı da yok değildi.

Bira ve deniz ile mücadele

Bunca yıl evin kilerinde/kömürlüğünde beslenmiş de ilk kez insan içine çıkarılmış gibi hareket eden insan yavruları sağ olsun, açık alanda bile yüksek sesle konuşmak zorunda kaldık. Ayık kafayla çekilmez deyip gündüz sıcağında bira almaya karar verdik ve yeterince soğuk olmasa da iş gördü. Biz içerken arkam dönük olduğu için fark etmediğim ancak Lalya’nın fark edip sonradan bana ilettiği bir saçmalık yaşanmış. Yanımızda fenotip üzerinden değerlendirme yaptığımda “keşke üremeseydiniz, sonraki nesillere aktaracak hiçbir şeyiniz yokmuş zaten” dediğim bir çift bizi dizi izler gibi uzun uzun izlemiş. “Ya sizin hiç işiniz gücünüz yok mu” diyemediğim için olayı fark etmeyişim içimde ukte olarak yer etti. Tecrübeli bir insansevmez olarak verimsiz geçen bir sürecin yasını tuttum, birkaç saniye de olsa.

Aramızda kalsın, çocukluğumdan beri sudan korkarım. Yüzmeyi korkuya rağmen öğrenmiş olmam oldukça trajikomik bir süreç olmuştu: benim için trajik, etrafımdakiler için komik. Hatta berber saçımı yıkarken nabzım yükselir, nefes nefese kalırım, çaktırmamak için de nefesi kontrol etmeye çalışır hatta nefesimi tutarım. Bu yüzden öyle deliler gibi suda eğlenmek benim anlayabileceğim bir şey değil. Lakin yazlık çocuğu Lalya deniz de deniz diye tutturduğu için suya girdik. Önce su soğuk diye söylendi, sonra tuzlu diye (buna da mavi bayraklı plaj olsan yaranamıyorsun). Suyun sıcaklığına alışınca bayağı zaman geçirdik balina yavrusu gibi cüsselerimizle (öhm, “cüssemle” olacak). Camera obscura’dan hallice action kameralarıyla amatör doğa belgeseli çektik: göç mevsiminde kıyıyı işgal etmiş endemik olmayan türler arasında göç rotası gereği güneye inmiş balinalar (öhm, sadece balina, ben yani).

İkinci lig futbolcusu tipi orta-uzun sarı saçına taç takmış kıyıda cankurtaran gibi duran adam yüzerken hep gözüme takılmıştı. Denize Poseidon tüm sülalesini ziyaret etmiş gibi bakan adamın nereye baktığı daha sonra anlaşıldı. Kendisi şortuyla kıyıda geleni geçeni seyrederken karısını haşemayla plaja getirmiş de suda yüzme haricinde her eylemi yapışını izliyormuş. Zira kadının o kıyafetle yüzebilmesi mümkün değil, çile resmen. Kadın suda ıslanıp geri dönerken sarışın ve Karadenizli görünümündeki hıyar nefretle ona bakıyordu. Bu kadar nefret ediyorsan neden berabersiniz ulan sayın hıyaroğlu? Kadını soktuğun maskara kılıktan da mı rahatsız olmadın?

Güneş vs. aciz insan

Sarımsaklının ilk günü doğa gözlemleriyle geçerken ikinci günü ancak ve ancak “Güneş vs aciz insan” diye isimlendirebileceğim, sıkıcı bir sanat filmi havasındaydı. Akşamdan alınmış çeşit çeşit birayı yanımıza aldık, gel birini ayrı ayrı deneyelim dedik. Tahmin edin ne eksik? Tabii ki BUZ. Biraların kedi sidiği sıcaklığına geldiğini fark edince kalkıp bir şeyler alayım dedim, zira bu böyle çekilmezdi.

Sarımsaklı kasaba meydanında ATM’lerin etrafında emekli maaşı dağıtılır gibi dizilmiş insan kalabalığı arasında kendi bankamın sırasına girebildim. Güneşin tam tepede olduğu anlarda kalabalık ve gölgesiz kalmak hiç hoş değildi. Para göndermeyi bilmediği halde deneme yanılma yoluyla şansını deneyen adam yüzünden bunalıp öfleyip püflemeye başladım. Adam 60’larında ve teknolojiye düşman biri değil, 20’lerinin başlarında, saç tıraşına bakılırsa asker olan biriydi üstelik. O ısrarla devam edince yardım edeyim dedim, belki işi birince giderdi de ben de erkenden kurtulurdum. Öyle olmadı. Adamın zaten bu bankada hesabı yokmuş. Karşı tarafın da öyle. Ama bunu fark edene kadar tahmin etmemiştim. İnsanların çoğu salaktı ama bu kadar salağının da bana böyle saçma bir anda denk geleceğini hiç düşünmemiştim. Sonradan durumu fark edince adamı çaresizliği ile baş başa bıraktım ve paramı alıp çıktım. Sıcakta delirmek üzere olduğum için klimalı bir markete attım kendimi. Poşet poşet buz aldım ama “biraları soğutacağım” düşüncesinin yarattığı mutluluk çok saçmaydı gerçekten. Market çıkışında Lalya’yı aradım. Bu kadar zamandır dönemedim, beni merak etmiştir dedim. Uyuyormuş.

Uyuyormuş

Yanına vardığımda hala kendine gelememişti. Güneş yükseğe çıktıkça gölge de hızla hareket etmiş, küçücük kalmıştı. Lalya ise uykuya gölgede başlamışken güneş altında sereserpe yatarken uyandı. Bu güneşte ben de daracık gölgeden çıkmamak için bir ton çaba sarf etsem de pek başarılı olamadığımı saatler sonra anladım. Yarı uykulu bira-patates faslı, sonra önceki güne göre bir tık daha dalgalı suya dalıp rahatlamak güzeldi, uyduruk videolar çekmek de.

Asıl mesele akşam vakti odaya dönerken başladı. Güneşte öyle bir yanmıştım ki derimi söküp almak istiyordum. Tabii teknik olarak mümkün olmadı. Beyaz tenli bir insan evladı olarak yıllar önce de bunu deneyimlediğim için çaresi olacak ilaçlar aklımdaydı (kısmen, aslında yolda geldi aklıma). Nöbetçi eczaneyi bulup ilaçları aldım ve döndüm. Size de hayat kurtaran güneş yanığı tedavisini vereyim:

Güneş Yanığı Tedavisi

  • Silverdin: Her türlü yanık için mükemmel onarıcı bir şey.
  • Bepanthol: Yandığı için ölmüş veya hasar görmüş derinin kendine gelmesi için nemlendirilmesi lazımdı.
  • Anestol: LGBTİ+JKLMNOPQRSTUVWXYZ arkadaşlar da iyi bilirler, ağrı kesici, anestezik bir pomad olur kendileri.

Ben kendi halimi anlatırken Lalya’nın da başına güneş geçtiği için alt üst olduğunu anlamadım tabii (Araya kaynatmış değilim, konuyu bölemedim). Güneş çarpması yüzünden müthiş bir halsizlik yaşayan Lalya ile kendimize gelmemiz bir haftayı buldu. Böylece tatilimizin deniz faslı müthiş bir sezon finali yaptı.

Paylaşmak İsterseniz:
       
Vafel