Bütün rezervasyon faciasına rağmen muhteşem bir tatil geçireceğimizin altyapısız özgüveni ile Ayvalık tatilimizi başlatmıştık. Elbette ki, işler hiçbir zaman yolunda gitmez. Sarkazmı bol olsun ki, evren yine bize minik sürprizler hazırlamıştı. Tatilde kimler kalbini Ege’de bırakır bilemem fakat ben omzumu Ayvalık’ta bıraktım.

Facianın tatilimizi bozmasına izin vermemek için gerizekalıca olumlama yapmaya çalışıyordum ki yola çıkmak için otogara geldiğimizde otobüsün en arka koltuğunda olduğumuzu öğrendim. Hafiften cinnet getireyazdıysam da “Naapalım bebeğim? İdare edicez artık.” diyerek Vafel’i bir parça yatıştırdım. Yanlış anlaşılma olsun istemem. Uzlaşmacı ya da ılımlı bir insan değilimdir. Tavrım şundan ileri gelmektedir ki; partnerinizi İKEA alışverişinde ya da tatilde tanırsınız. İKEA alışverişi esnasında benim gözü dönmüş alışveriş tutumuma karşı sabırsızlık ya da tiksinti görmek şöyle dursun; yaptığı alışverişin ekstresi ile göz dolduran sevgilimi tanımaktan yana sıkıntım yok da daha tatil için kontak çeviremeden o beni tanısın istemiyordum.

Otobüste böyle bir aksilik yaşayacağımızı aslında otobüs yazıhanesindeki oksijendeki atom kadar IQsu olmayan Laz tarafından internetten bilet aldığımız için azarlanıp “Alın! Alın biletleri. Burası kapansın da o zaman göreyim sizleri!” tehditleri ile karşı karşıya kaldığımızda anlamalıydım. Yetişkin ve standart bi Lalya’nın yüksek perdeden sülale temalı bir didaktik bir konuşma yapması gerekiyorken işin içinde Vafel olduğundan karşı duvara bakarak kendimi telkin ve teskin ettim.

Arka koltukta kalas gibi oturmaktan, biraz da “yha noolcak sevgilim? yat tabi kucağıma” dediğim Vafel’in kafasının ne kadar ağır olduğunu unuttuğum için Ayvalık’a yorgun vardım. Öylesine yorgundum ki; benim için tatilin en favori atraksiyonlarından biri olan dinlenme tesisi tıkınmasını bile yapmadım.

Hal böyle olunca Ayvalık’a oldukça yorgun vardık. Bana göre Ayvalık denince insanın aklına ilk gelecek şeylerden biri çürük zeytin kokusudur zira merkeze yakın bölgelerde bulunan büyüklü küçüklü zeytine dair birçok tesisten bu kesif koku ile karşılanırsınız. Öte yandan yapacağınız tatile dair beklentinizi çok yüksek tutmamanız için bulunmaz bir fırsattır bu.

Vardığımızda sabah erken saatleri olduğundan ötürü gebeş bir kahvaltı sonrası odamızın hazırlanmasını beklerken Ayvalık’ın hala yapısını korumakta direnen ya da direnci biraz kırılmış Rum evlerinin arasında dolaştık.

Kaldığımız pansiyondan kağıt bir harita edindik. Kağıt harita ile gezmek en büyük hobilerimden biridir. Avrupa’da birçok şehri kağıt harita sayesinde gezdim zira başlarda muhteşem yol göstericilik eden harita zamanla elinizde paramparça oldukça yolunuzu kaybeder ve sonunda kalbolup kaldığınız ıssızlığın ortasına çöküp ağlarsınız. Ayvalık’ın merkezinde harita üzerinde işaretlenmiş, yakınlarda bulunan neredeyse tüm görülmesi gereken yerleri birkaç saat içerisinde gezdik.

En büyük zevklerimden birisi, kesinlikle ihtiyacım olmayan toz ve küf dolu parçaları incelemek ve kesinlikle satın almamak üzere satıcı ile pazarlığa girişmektir. Dolayısıyla sırf bu yüzden bit pazarından sonra Antikacılar Çarşısı’nı da keşfettik.

Öte yandan her türlü şerden nasıl olduğu tamamen muamma bir şekilde dört ayak üstüne düşmeyi başardığımız için rezervasyon faciasının hemen ardından sıfır beklenti ile bulmuş olduğumuz pansiyon Ayvalık’ın en görülmesi gereken Barbaros Caddesi’nin hemen üzerinde idi ve ilk gittiğimiz gün ise bit pazarı kurulmuştu.

Toz ve Küfün içinden zaman yolculuğu

Antikacılar Çarşısı -tıpkı az önce tarif ettiğim gibi- kesinlikle size gerek olmayan ama gereksiz olduğu için satın almak isteyeceğiniz birçok şey ile dolu idi. Genel satın alma eğilimimin “Buna ihtiyacım yok. Bu yüzden satın almalıyım.” olduğuna uyandığımdan beri sadece farkındalık içinde kazıklanmaya ısrarlı şekilde devam etmemden ötürü yanımda fazla para taşımıyorum. Dolayısıyla çarşıdan birkaç parça çöp, çaput beğendiysem de yanımda para olmamasından ötürü alamadım ve geri dönük düşündüğümde yağlı kazığı hisseder gibi olduğumdan vazgeçtim.

Ayvalık Çarşısı’nda defalarca yapmış olduğumuz uzun ve aksak ritimli yürüyüşlere bakılırsa aslında bileklik, magnet, zeytinyağlı sabun ve sarı kantaron yağı gibi şeyleri satın alarak çok az hasarla tatili kapadığımızı dahi söyleyebilirim.

Ayvalık Çarşısı benim için çocukluğumda çıkılan bir tatilden kalan birkaç saatlik yarı puslu bir anı gibi idi fakat aradan geçen yılların ardından zamanın orada hiç akmadığını, sadece üzerine biraz hipster dokunuşlar yapıldığını gördüm.

Öte yandan çarşıdan bir ara sokağa dalmanız ile birlikte antikacıların bulunduğu sokağa girerek bambaşka bir boyuta geçmiş gibi hissedebiliyorsunuz. Köşe başında Karaköy ya da Balat’ta görmeye alışık olduğumuz cinsten bir kahvecide otururken birkaç adım sonra kapısının önünde gündüz rakısı içen antika satıcılarının ortasına dalabilirsiniz. Antikacıda tozlu, küflü ve tahtakurusu dolu parçaların arasında biraz uzun zaman geçirmiş olmalıyım ki aşırı hoş sohbet bir birey olmamasına rağmen Vafel, antikacı ile akraba çıkmak üzere idi. Ben dükkanın çökmek üzere olan üst katında tüm tehlikeye göğüs gererek gezerken sohbetin nasıl o noktaya geldiği benim için halen gizemini koruyor.

Restore edilirken her yurdum restorasyonunda olduğu gibi faciayı yaşamış ayazma ve Ayvalık’ın asimile edilmesi esnasında kiliseden evrilen Saatli ya da Çınalı Camii gibi camileri gezdik. Elbette ki yazlık giysiler içinde olan bir kadın olarak camilerin bırakın içine girmeyi, avlusunda dolaşıp görüntü almam dahi hoş karşılanmadı.Zira her biri kutsal mekan sayılırdı çünkü insan eli ile yapılmış bir yerden daha kutsal ne olabilirdi ki?

Büyük çöküş

İlk fırsatta yol yorgunluğunu atmak için odaya geçip duşa girdim ve tarihin en akıllıca hareketi olarak karşılamasam da yorgunluktan klimanın altında uyuyup kaldım. Daha tatilin ilk gününde geceleri uykumda sızlayıp ağlamama yol açabilecek kadar berbat bir ağrı ile gelen bir omuz tutulması yaşamaya başlamıştım. Vafel’in beni taklit etmesinden anladığım kadarıyla pek de sevimli gözükmüyordum ya da Vafel’in genel sevimsizliğinden kaynaklanıyordu. Bilemiyorum.

Şimdi yiğidi öldürdüm ama hakkını da yemek istemem. Omzumla beraber tüm kolum tutmamasından ötürü tatilimizin ilk gününden itibaren çolak gibi gezdiğim için maalesef tüm işlerimi Vafel yaptı. Şüphesiz ki tatilde yapmak isteyeceğiniz şeylerden birisi nöbetçi eczane aramak değildir fakat Vafel nöbetçi eczaneyi buldu ve koltukta acıklı bir surat ifadesiyle otururken eczacıdan ilaçları nasıl uygulamamız gerektiğini öğrendi; benden daha sıkı takip etti.

Aradığım huzuru birkaç tablette ve bir parça kas gevşetici jelde bulduktan sonra kendimizi Ayvalık’ın yerel lezzetlerine verdik. Aslında verir gibi olduk ama tam da veremedik. Bilen bilir (bilmeyen de bilmez) Ayvalık’ın özellikle deniz ürünleri ve otlardan oluşan harika bir mutfağı vardır. Öte yandan yemek dediğinde aklına sadece kırmızı et ve hamur gelen Vafel için Ayvalık mutfağının ana unsurları daha duyar duymaz karın ağrısı oluşturuyordu. Hele ki deniz ürünlerini deneme düşüncesi bile yüzünün buruşmasına yetiyordu.

Karides gerginliği

Bu arada Vafel, aşırı cesur bir hamle yaparak rakı ve yemek için çöktüğümüz ilk mekanda rakı ısmarladı ve üstüne müthiş bir sürpriz yaparak papalina balığı ve karides rica etti. İlk karides denemesi olacağı için gergindi; öte yandan anlamsız şekilde -belki de sonradan durmaksızın söylenecek olması ihtimaline karşın- sanki karidesin kendisi benmişim gibi gerildikçe gerildim. Neticede kendileri sürprizlerle dolu bir adam olduğundan kendi hür iradesiyle yedi ve sevdi.

Öte yandan Ege mutfağına dair her yediğimiz yiyecek elbette ki bu kadar iyi etki yaratmayabiliyor üzerimizde. Huzursuz bağırsak sendromundan muzdarip birisi olarak en ufak stresin ya da mide tarafından yabancılanan bir damlacık gıdanın bedelini acı şekilde çekerken tam olarak tariflenemez gariplikte bir mekanda Ayvalık tostu yedikten sonra yarı baygın ve sancılı saatler geçirebileceğimi anlamam biraz zaman aldı. Tam olarak anladığımda deniz kıyısında dondurma yiyordum ve deniz kıyısına sıfır mesafedeki beledeyenin tuvaletine 30 adım mesafedeydim. Bu durum için başta kıyı Ege halkından olmak üzere tüm deniz insanlarından özür diliyorum.


Ayvalık

Elbette ki tatilimiz acı, ızdırap, ağrı, sancı ya da gerginlik oldu gibi görünse de aklımızı yitirmemize sebep olacak kadar ucuz ve çok çeşitli biraları ile bizi gevşetti. İsranbul’da bulamayacağımız çok çeşitli ve ucuz biraları bulduğumuzda buldumcuk olarak muhtemelen her gece en az 5 çeşit bira denemiş olduk.

Size beersnob bir tavırla aralarındaki farkı tarif etmek isterdim ama bazıları için genel tavrım “ay bu çok fena şişiriyaaa” iken diğerlerinde de “he bu iyiymiş” oldu.

Zanaatçiler diyarı

Ayvalık, aynı zamanda benim gözümde zanaat tanımazların sığınağı idi. Büyük şehirlerde tutunamamışlar fakat bunu “büyük şehirin hegamasinden, keşmekeşinden ve kaosundan kurtulmak istiyorum” kılıfına sokmaya çalışan fakat bütçesi Bodrum’da yaşabilecek kadar yetememiş tüm insanların takılıp kaldığı nokta idi.

Adım başı bir resim, heykel, seramik, takı, sabun, demir vb atölyelere denk gelebiliyoruz ve esasında atölyeye adım attığınız andan itibaren kendini ortamın kurdu olduğunu zannederek sizi kafakola almaya çalışan zanaatçimsi kişilerin ikna cümleleri ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Gel gelelim ürüne baktığınızda ise şehir insanı olarak adım başı görebileceğiniz ya da en azından evdeki dört yaşındaki kedinizin bile yapabileceği türde ürünleri size enayiliğinizin bir nişanesi olarak paketleyerek kakalamaya çalışıyorlar.

Ayvalık’a gidişin aşırı sancılı olmasından ötürü dönüşün nispeten daha rahat geçeceğini ümit ediyordum fakat günlerin yorgunluğu üzerimizde iken Vafel horlaya horlaya uyurken ben tüm yol boyunca baykuş gibi oturdum. Tatil boyunca dinlenmiş olmayı arzu ediyordum fakat bize yakışan da tatil boyunca yorulmak idi.

Öte yandan Ayvalık, tüm talihsizliklere rağmen bol bol rakı-balık yaptığımız, mehtaba çıkamasak da pansiyon odamızın minik ve dışarıdan izole terasında çeşit çeşit bira eşliğinde mehtabı uzunca seyredaldığımız, bol dinlendiğimiz, bol yorulduğumuz, çok gülüp eğlendiğimiz, mutlu olduğumuz yer oldu.

Tekrar gider miyim? İlk fırsatta yine kısa bir dinlence için giderim fakat klima kesinlikle kullanmam.

Paylaşmak İsterseniz:
       
Lalya
çünkü durumum yok.